BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİNİN HAYATI Bediüzzaman Said Nursi (1878-1960)
![BED']ZZAMN SA'D NURS'N'N RESM' BED']ZZAMN SA'D NURS'N'N RESM'](http://www.nursistudies.com/images/bedi.jpg)
----------------------------------------------------------
Gençliği ve Tahsil Hayatı: I. Meşrutiyet Devri
1878 ;de Bitlis'in Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğan Bediüzzaman, ilk eğitimini ağabeyi Molla Abdullah'tan aldı. Beş yıl süren tahsil hayatı boyunca, bir çok medresede kısa sürelerle bulunarak ders aldı. Sonunda, Doğu Beyazıt'ta bulunan Şeyh Mehmet Celali'nin medresesinde üç ay süren bir eğitim neticesinde, İcazet aldı.
O dönemin medrese alimleri arasında gelenek halinde olan ilmi münazaralarda elde ettiği başarılar ve mütalaa ettiği kitapları kolaylıkla ezberine alması gibi özellikleri sebebiyle, kendisine Bediüzzaman lakabı verildi.
1893 yılında Miran aşiret reisi Mustafa Paşa'yı yöre halkına yaptığı baskı ve zorbalıktan vazgeçirmek için Cizre'ye giden ve burada bir müddet kalan Said Nursi, 1894'te Mardin'e geldi. Burada bir müddet kaldıktan sonra Bitlis'e gelen Bediüzzaman'a, Vali Ömer Paşa, Vilayet konağında bir oda tahsis etti. Bitlis'te geçirdiği iki yıllık süre zarfında Konağın büyük kütüphanesinden istifade eden Bediüzzaman, ilmi açıdan ulema ve nüfuzlu kimseler arasında hatırı sayılır bir şöhret kazandı.
İki senelik Bitlis hayatından sonra Said Nursi, Vali Hasan Paşan'nın daveti üzerine gittiği Van'da on yıl kadar kaldı. Konağın kendisine ayrılan bölümünde uzun süre kalarak çalışmalarına devam eden Bediüzzamanı'ın zihninde, eğitim esasları ve yönetim şekliyle Medreset'üz Zehra adını verdiği bir üniversite projesi teşekkül etmişti. Valinin konağında okuduğu gazetelerin birinde, İngiltere'nin Sömürgeler Bakanı Gladstone'un Avam Kamarasında, elinde bir Kur'an-ı Kerim ile kürsüye gelerek; Bu Kur'an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, bu Kur'an-ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız; dediğini duymuş ve buna karşılık Kur'an-ın bu asra bakan manevi mucizesini insanlara ispat ederek gösterme kararını vermişti. Said Nursi, idealindeki üniversite düşüncesini hükümete iletmek maksadıyla, 1907 yılının başlarında İstanbul'a gitti. Hükümet, Üniversite ile ilgili dilekçeye ilgi göstermedi. Ancak İstanbul uleması, talebeleri, medrese hocaları ve siyasetçileri Bediüzamana olan ilgisinden rahatsız olunca, Bediüzzaman'ı önce Tımarhaneye daha sonra da hapishaneye gönderildi.
---------------------------------------------------------- II.Meşrutiyet Devri
Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa bir süre sonra 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilan edildi. Meşrutiyetin 3. gününde, Sultanahmet'te ve daha sonra Selanik Meydan'ın da tekrarladığı ve metnini birçok gazetenin yayınladığı ;Hürriyete Hitap adlı nutkunda, meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslâmiyet'e aykırı olmadığını anlatıyordu. Yine Doğudaki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekerek meşrutiyetin ve anayasal sistemin İslâmiyet'e aykırı olmadığını anlatıyordu.
31 Mart 1909 ayaklanması esnasında Said Nursi, yayınladığı makaleler ve askerlere yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, olaya karıştığı iddia edilerek tutuklandı ve Divan-ı Harb-i Örfi'de, idam talebiyle yargılandı. Daha sonra; İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi adıyla neşredilen savunmasının ardından beraat etti.
Bediüzzaman 1910 yılı baharında Van'a döndü. Hakkari, Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Urfa yörelerini dolaşarak, bölgedeki aşiretleri ziyaret etti. Onlara Meşrutiyet ve meşveretin İslami temellerini anlattığı bu seyahat notları, Münazarat adı altında yayınladı.
1911 yılı başlarında Şam'a gelen Said Nursi, alimlerin daveti üzerine Emeviye Camii'nde bir hutbe verdi. İslam dünyasının siyasi, ekonomik ve sosyal sorunları ve çözüm yollarını anlattığı hutbesi Hutbe-i Şamiye adı ile neşredildi.
Şam'dan İstanbul'a geçerek Sultan Reşad'ın Rumeli seyahatine Şark Vilayetlerini temsilen iştirak etti. Üsküp Üniversitesi'nin temel atma törenine katıldı. Balkan Savaşları yüzünden yapımı duran Üsküp Üniversitesi için ayrılan tahsisatın, Medreset-üz Zehra projesine aktarılmasını hükümete kabul ettirdikten sonra İstanbul'dan ayrılarak Van'a döndü. Medreset-üz Zehra'nın temeli 1913 yılının yaz aylarında Van Gölü kıyısındaki Artemit'te atıldı. Ancak bu defa da I. Dünya Savaşının başlaması bu projenin de ertelenmesine sebep oldu. Said Nursi de talebeleriyle birlikte Doğu Milis Teşkilatı'nı kurdu ve Van-Bitlis cephesinde gönüllü alay komutanı olarak Ermenilere ve Ruslara karşı savaştı. Bu savaş esnasında, İşarat-ül İcaz adındaki tefsirini telif etti. 1916'da Bitlis savunması sırasında bir çok talebesi şehid oldu, kendisi de yaralanarak Ruslara esir düştü ve Kosturma'da ki esir kampına götürüldü.
Şubat 1917'de başlayan Rus ihtilalinin sebep olduğu bu karışıklıktan istifade eden Said Nursi firar etti. Kosturma'dan Petersburg'a geçerek Varşova'ya gitti. Buradan da Viyana'ya geçti ve Alman makamları tarafından düzenlenen bir belgeyle de Sofya üzerinden İstanbul'a geldi.
Enver Paşa, İstanbul'da kurulma aşamasında olan Darül-ül Hikmet-il İslamiye'ye onun da aza olarak tayin edilmesini hükümete teklif etti. Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'nin teklifi ile de Sultan Vahidüddin tarafından kendisine İlmiye'de Mahreç payesi verildi.
13 Kasım 1918'de İstanbul'un Müttefik Kuvvetler tarafından işgal edilmesinden sonra İngiliz yanlısı kamuoyu ciddi kuvvet kazanmıştı. Bunun üzerine Bediüzzaman, ulema çevresinden de İngiliz propagandalarına destek verenlerin etkisini kırmak ve halkı uyarmak için Hutuvat-ı Sitte adlı eserini yayınladı. Bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Harrington'ın emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep oldu. Anadolu'da başlayan İstiklal Savaşın'nın ve Kuva-yı Milliye'nin aleyhine çıkarılan Şeyhülislam fetvasına karşı bir de fetva yayınladı. Bediüzzaman, yazı ve makalelerinde de İstiklal Savaşını cihad, Kuva-yı Milliyecileri de ;mücahid ilan ederek Anadolu'da ki İstiklal mücadelesini destekledi.
Bediüzzaman'ın çalışmalarını ve mücadelesini yakından takip eden Mustafa Kemal ve arkadaşları, müteaddit defalar çektikleri telgraflarla Bediüzzamanı' ısrarla Ankara'ya davet ediyorlardı. Eski Van valisi Tahsin Bey gibi dostlarının da ısrarlı davetleri sonucu, 1922 yılının Kasım ayı ortalarında Ankara'ya gitti.
|
Büyük Millet Meclisi ve Şeflik Devri
----------------------------------------------------------
Bediüzzaman, 25 Kasım 1922'de BMM'nde düzenlenen resmi hoş geldin merasimiyle karşılandı. Said Nursi, II. Meşrutiyet döneminde Van'da temelini attığı fakat savaş yüzünden inşaatı başlatılamayan üniversitenin yeniden kurulması için mebuslara bir kanun teklifi hazırlattırdı. Bu teklif mecliste bulunan 200 milletvekilinden 163'ünün imzasıyla kanunlaştı. Mecliste bir beyanname yayınlayarak namazın önemini anlattı ve onları dinin emirlerine riayet etmeye davet etti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal bundan rahatsız oldu ve aralarında sert tartışmalar yaşandı. Bu olay, Bediüzzaman ve yeni rejimin kurucuları arasındaki görüş farklılıklarının ilk işaretleri idi.
Ankara'da ki çalışmaları sırasında yeni rejimin önde gelenlerinin bambaşka bir yolda olduğunu anlayan Bediüzzaman, Şark Vilayetleri Umumi Vaizliği ve mebusluk tekliflerini reddederek 1923 yılının Mayıs ayı başlarında Van'a gitti.
1925 yılında patlak veren Şeyh Said isyanına destek vermemesine ve hatta Onu isyandan vazgeçirmeye çalışmasına rağmen hükümet, Bediüzzaman'ı 1925 yılının Mayıs ayı ortalarında Burdur'a sürgüne gönderdi.
25 Ocak 1926'daIsparta'ya nakledilen Bediüzzaman, oradan da Isparta'nın daha ücra bir köyü olan Barla'ya nakledildi. Barla, bir iman inkılabına beşiklik ediyordu. Risale-i Nur Külliyatının büyük bir kısmı burada neşredildi.
Said Nursi'nin Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Onun 1934 yılının yaz aylarında Isparta'nın merkezine getirilmesini istedi. Bediüzzaman, burada da iman hizmetinden geri durmadı. Polis 20 Nisan 1935 de Said Nursi'nin oturduğu evde arama yaptı ve onun bütün kitaplarına el koydu. Bediüzzaman'ı da emniyete götürerek sorgulayan polis suç unsuru herhangi bir şeye rastlamayınca serbest bırakmak zorunda kaldı. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatıldı. Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlara bindirilerek Eskişehir hapishanesine gönderildi.
Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava müddetince tutuklu kaldı. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin 19 Ağustos 1935 tarihinde verdiği kararla, Said Nursi'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'a mecburi ikamet on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verildi.
Eskişehir Cezaevi'nden tahliye edilen Bediüzzaman Said Nursi serbest bırakılmayarak, polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya gönderildi. Kastamonu'da da Bediüzzaman'ın etrafını yeni talebeleri almaya başlamıştı.
Said Nursi, 20 Eylül 1943'de Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklandı. Ağır hasta olmasına rağmen 3 Ekim 1943 tarihinde Isparta'ya gönderildi. Askeri konvoyla Çankırı üzerinden Ankara'ya oradan da trenle Isparta'ya getirildi.
Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli'deki davayla birleştirilmesi kararının alınmasıyla 25 Ekim 1943'te Denizliye sevk edildi. Denizli hapsi yine tecrit altında başladı. Çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'un telifine devam etti. 15 Haziran 1944 günü Mahkemenin verdiği berat ve tahliye kararına rağmen CHP hükümeti Said Nursi'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını emretti.
Emirdağ'a gelen Bediüzzaman hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirildi. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve tarassuda tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Bediüzzaman'a Denizli hapishanesini bile aratıyordu. Hukuki ve kanuni yollardan Bediüzzaman'ı alt edemeyen muhalifleri onu zehirleyerek imha etmek istiyordu. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ'da gerçekleşmişti.
Bu zulümler ve olumsuzluklar yaşanırken Risale-i Nurların telifi devam ediyor ve sıkıntıları hafifletecek sevindirici gelişmeler oluyordu. Yargıtay Birinci Ceza dairesi, 30 Aralık 1944 tarihinde verdiği kararla Savcı tarafından temyiz edilen Denizli Ağır Ceza Mahkemesi'nin beraat kararını onayladı. Diğer bir gelişme ise artık Risale-i Nurların teksir makinesi ile çoğaltılması imkanının doğması idi.
Her geçen gün Risale-i Nurların yaygılaşarak muhtaçlara ulaşması Hükümeti yine rahatsız etmeye başlamıştı. 17 Ocak 1948 günü Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishasine gönderildiler. Bütün ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman yazmaya devam ediyor, Ondördüncü ve Onbeşinci Şuaları burada yazarak Risale-i Nurların telifini tamamlıyordu.
Ve nihayet mahkeme, 6 Aralık 1948 tarihinde Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezasına hükmetti. Karar temyiz edildi ve Yargıtay, kararı Bediüzzaman'ın lehine bozdu. Yargıtay'ın bozma kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağladı. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, 20 Eylül 1949'da serbest bırakıldı. Ancak Ankara'dan gelen emirle Afyon'da mecburi iskana tabi tutuldu ve nihayet 28 Aralık 1949 tarihinde Emirdağ'a dönebildi.
----------------------------------------------------------
Demokrat Parti Devri
Bediüzzaman, 14 Mayıs 1950d'e başlayan Demokrat Parti devrini 23 Ağustos 1953'e kadar kaldığı Emirdağ'da karşılamıştı. Demokrat Parti iktidarının getirdiği ferahlığa rağmen, CHP'li bürokrasi Bediüzzaman'la uğraşmaya devam ediyordu. 1951 yılında Emirdağ'da şapka meselesinden Bediüzzaman'a bir dava açılmış ve ifadesi alınmıştı. Bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitabı hakkında bir dava daha açılmıştı. Bediüzzaman bu davanın duruşmasına katılmak için 22 Ocak 1952 tarihinde İstanbul'a gitti. 5 Mart 1952'de yapılan son duruşmada mahkeme heyeti, men-i muhakeme kararı vererek davayı sonuca bağladı. Bir süre için Emirdağ'a giden Bediüzzaman, 1953 yılının bahar mevsiminde tekrar İstanbul'a döndü.
İstanbul'da yaklaşık üç ay kadar kalan Bediüzzaman, 1953 yılının ortalarında Emirdağ'a oradan da 23 Ağustos 1953'te Isparta'ya geldi. Isparta'da açılan bir davanın daha sorgu hakimliğinde iken reddedilmesi ile artık onun hayatında mahkemeler devri kapanmıştı. Bu arada Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı talebeleri tarafından kaleme alınmış ve bizzat kendisi tarafından kontrol edildikten sonra gerekli düzeltmeler yapılarak Risale-i Nur Külliyatı'na dahil edilmişti.
2 Aralık 1959'da Ankara'ya yaptığı ziyaret artık Bediüzzaman'ın veda seyahatlerinin başladığını gösteriyordu.
Ankara'da bir gece kalarak dost ve talebeleriyle görüştükten sonra 3 Aralık 1959 günü Ankara'dan Emirdağ'a, oradan da Isparta'ya gitti. Ancak, on beş gün sonra tekrar Emirdağ'a döndü. Konya'da ki talebelerinin daveti üzerine 19 Aralık 1959 günü Emirdağ'dan ayrılarak Konya'ya gitti. Burada talebeleriyle görüştü ve Mevlana'nın türbesini ziyaret etti. Aynı gün Isparta'ya gitmek üzere Konya'dan ayrıldı.
Talebelerinin daveti üzerine 31 Aralık 1959 günü Ankara'ya geldi. Burada bir gece kaldı ve ertesi gün İstanbul'a hareket etti. İstanbul'da da bir gece kalarak talebeleriyle görüşüp vedalaştı ve 3 Ocak 1960 gününün akşamında Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrıldı. Vasiyetnamem Hükmündedir dediği son dersini Ankara'da yaptı.
6 Ocak 1960 günü saat 10.30 sularında Konya'ya gitmek üzere hareket etti. Konya'da kardeşi Abdülmecit'i ve Mevlana;nın türbesini ziyaret ettikten sonra Emirdağ'a, dört gün sonra da Ankara'ya gitmek için yola çıktı. Ancak bu kez Said Nursi'nin şehir merkezine girişi polis tarafından engellenmişti.
Ankara'ya girmesi engellenen Said Nursi, Emirdağ'a geri döndü. Buradaki bir haftalık ikametinden sonra 20 Ocak günü Isparta'ya gitti ve bir buçuk ay da burada kaldı. Ramazan ayı geldiğinde Bediüzzaman ağır hastaydı. Takvimler 19 Mart 1960 tarihini gösteriyordu. Said Nursi yanındaki talebelerine Urfa'ya gitmek istediğini söyledi. Arabası hazırlandı ve 83 yaşındaki Bediüzzaman ağır hasta haliyle arabanın arka koltuğunda yola çıktı. 20 Mart'ta yağmurlu bir havada başlayan bu yolculuk onun son yolculuğuydu.
21 Mart günü Urfa'ya ulaşıldığında talebeleri kendisine Halilürrahman Dergahı'nı göstermek istediler. Ama o yürüyemeyecek kadar ağır rahatsızdı. Onu şehrin en iyi oteli olan İpek Palas Oteli'ne yerleştirdiler. Bu arada otele gelen polisler, İçişleri Bakanı'nın emriyle derhal Isparta'ya geri dönmeleri gerektiğini tebliğ ettiler. Bunu duyan halk otelin önüne toplandı. Polis, Bediüzzaman ve yanındaki talebelerinin ısrarla Urfa'dan ayrılmalarını istiyor ve Ankara'nın emrini hatırlatıyordu. Bu baskı sürerken Bediüzzaman 23 mart 1960 günü, 27 numaralı odada sabaha karşı vefat etti. Hayatı boyunca dayanılması güç acılara ve baskılara maruz kalmasına rağmen hayat tarzıyla bir destan yazan Bediüzzaman, arkasında miras olarak 6000 sayfalık Risale-i Nur Külliyatı ile milyonlarca Nur Talebesini bırakmıştı. Bediüzzaman'ın naaşı Halilürrahman Dergahı'nda kendisine ayrılan türbeye defnedildi.
Bediüzzaman'ın vefatından iki ay sonra 27 Mayıs 1960'da bir hükümet darbesi oldu. Alparslan Türkeş'in liderliğinde kurulan Milli Birlik Komitesi hükümeti, ilk iş olarak geniş çaplı tevkifler başlatarak Demokrat Partinin ileri gelenlerini Yassıada hapishanesine topladıktan sonra, Bediüzzaman'ın kabrinin nakledilmesine karar verdi. Kanuni prosedürü de ihmal etmeyen ihtilal komitesi Bediüzzaman'ın Konya'da yaşayan kardeşi Abdülmecit Nursi'den bir nakil dilekçesi alarak 12 Temmuz 1960 gecesi Urfa'daki mezarını kırdırdı. Bediüzzaman'ın naaşı askeri bir uçağa konularak Afyon askeri havaalanında indirildi ve yerini Abdülmecit Nursi'nin de bilmediği bir mezara defnedildi. Hayatında iken O'nun varlığını istemeyenler, vefatından sonra da rahat bırakmamışlardı.
Şeyh SAİD "Arkamızdan ağlayıp da zalimleri sevindirmeyin. Kıyamımızı iyi anlayın ve bizden sonrakilere anlatın" |
|
19 Haziran 2006 - 23:00:00 Şeyh Said 1865 yılında Erzurum’un ilçesi Hınıs’a bağlı Kolhisar Köyü’nde dünyaya geldi. Babasının adı Şeyh Mahmut Fevzi’dir. Şeyh Said’in ailesi köklü ve büyük ailelerdendir. Ailesi daha Osmanlı Padişahı 4. Murat döneminde, düşman saldırılarıyla karşılaşır. Sultan 1639’da Şeyh Said’in dedesi Seyyid Haşim’i katleder. 1639’da Kürdistan’ın, Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla iki parçaya ayrılır. Olabilir ki Seyyid Haşim de bu duruma karşı çıktığı için şehit edilmiştir.
Babasının ölümünden sonra bu büyük ailenin bütün sorumluluğu Şeyh Said’in üzerine kalır. Şeyh Said’in ailesi çok zengindi. Sürüleri vardı ve bu sürülerini Erzurum’dan ta Halep’e, Musul’a, Şam’a kadar götürüyordu. Şeyh Said bu arada hem ticaret yapıyor hem de gittiği yerlerde insanlarla ilişki geliştiriyordu. Bundan dolayı onu tanıyanlar ve sevenler çoktu. Kürdistan’da bir çok insan onun etkisinde kalıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir çok Kürt yerinden yurdundan göç ettirilir. Bu dönemlerde Osmanlı, onu ve ailesini de sürmek isterler ama dönemin kaymakamını Şeyh Said tehdit eder ve ondan çekindikleri için Ona ve ailesine karışamazlar.
Şeyh Said ilim öğrenmek için medreseye başlar. Muş, Malazgirt, Hınıs ve Palu’da eğitimini tamamlar. Şeyh Said bilinçli ve akıllı bir insandı. Köy köy gezip İslami mücadele bilincini insanlara vermeye çalışır. Kürdistan Teali Cemiyeti’ne üye olur. Osmanlı’nın yıkılıp Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber Cumhuriyetin kurucuları gerçek yüzlerini göstererek İslam ve Kürt karşıtlığına dayalı politikalarını gün yüzüne çıkarırlar. Bu da Şeyh Said’in çabalarını artırır. O, bu durumda artık yerinde duramazdı. Gün çalışma günüydü.
Rêxistina Azadî, 1921’de Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kapatılması üzerine açılır. Cemiyetin başkanı Cibranlı Albay Halit Bey idi. O, Şeyh Said’in kayın biraderiydi. Cibranlı Halit, ikinci Abdulhamit’in açtığı Aşiret Mektepleri’nde okumuştu ve iyi bir askerdi. Bu cemiyete daha sonra Hacı Musa Bey, Cibranlı Halit Bey, Hasenanlı Halit ve başkaları da katıldılar. Bitlis mebusu Yusuf Ziya 1923 yılının yaz mevsimi sonunda Şeyh Sait ile görüştü ve görüşmede bir Kürt ayaklanması örgütlemek ve bu amaçla örgütlenmeye hız vermek istediklerini belirtirler. Şeyh Sait Kürdistan’da büyük bir etkiye sahip olduğu için Rêxistina Azadî’ye davet edilir.
Rêxistina Azadi’ye üye olduktan sonra çalışmalarını daha bir ilerletir. Köy köy gezer, tanıdığı ve sevdiği insanlara mektup göndererek mücadele bilicini insanlara ulaştırmaya çalışır.
Kürdistan’da büyük bir kıyam hazırlığına başlarlar.
Cemiyetin üyeleri kendi aralarında hepsinin bildiği bir şifre diliyle iletişim kuruyorlardı. Bu şifrelerle yaptıkları görüşmelerden birinde şifre yanlış anlaşılır ve ayaklanma hazırlığı Mustafa Kemal tarafından duyulur ve Rêxistina Azadî’nin başkanı Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya 1924 yılının Ekim ayında tutuklanırlar. Bu olay üzerine başkanlık görevi Şeyh Said’e kalır.
Şeyh Said hazırlığını yapar ve evden çıkacağı zaman hanımı ona şöyle der:
“Sen bizi kime bırakıp gidiyorsun”. Bu soru karşısında Şeyh Said tarihi cevabını şöyle verir:
- Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kafirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bu kafirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar bana demezler mi; “Ey Said Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar.
Evet ben cihada başladım ve korkanlar, cihat edemeyecekler, hastalar gelmesinler. Bu yol korkakların yolu değildir!
Kardeşi Bahaddin ise O’na şöyle der: “Abi sen biliyorsun Kürt halkı bilgi yönünden pek gelişkin değil. Sen başaramazsın.”
Şeyh Said’in cevabı takdire şayandır.
- Bahaddin, Bahaddin! Hiç merak etme ben Amed’de asılacağım, sen de Kur’an’ın üzerinde şehit düşeceksin.
Bu arada Türk Hükümeti yetkilileri Şeyh Sait'e haber gönderip ifadesini almak istediklerini bildirdiler. Şeyh Sait ifade vermeye gitmeyip 27 Aralık günü Hınıs'tan ayrılıp Çapakçur'a doğru yola çıktı. 4 Ocak 1925 günü Şeyh Sait ve çok sayıda Kürt ileri geleni Kırkan köyünde bir toplantı yaptılar. Bu toplantıda Şeyh Said’in fetvası şuydu: “Bizler ve Türkleri bağlayan sadece din kalmıştı, Türk Hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey kalmadı.”
Bu toplantıda alınan birinci karar şuydu: Şeyh Said; Amed, Ergani, Lice, Farqin, Darahini, ve Hani’nin ileri gelenleriyle görüşecek. Ardından Çevlik’e gelecekler ve orda kıyama başlanılacak.
Şeyh Sait 12 Ocak'ta Çapakçur'da, 15 Ocak'ta Daraheni'de, 21 Ocak'ta Lice'de ve 25 Ocak'ta Hani'de idi. Şeyh Sait buralarda halk ile ve bazı Kürt önderleri ile toplantılar yaptı. Şeyh Sait Piran'da kardeşi Abdurrahim'in evinde iken, Türk askerleri evi basıp, Şeyh Abdurrahim'e sığınmış bazı Kürtleri almak istediler. Şeyh Abdurrahim, kendisine sığınmış bu insanları, Şeyh Sait orada iken vermeyi reddettiğinden, askerler bu kişilere saldırdılar. Bunun neticesi olarak askerler ile Kürtler arasında çatışma çıktı. Böyle bir provokasyon sonucu, hareket beklenmedik bir şekilde, planlanmış zamandan önce, 8 Şubat 1925'de başladı.
Kıyam 1925 yılının Şubat başında, Kürdistan'ın bütün bölgelerinde birden başladı.
Hasanan aşireti reisi Albay Halit Bey derhal Muş'u kuşattı. Cibran Aşireti'nden Hasan Bey, çarpışmalardan sonra Hınıs'ı, Şeyh Abdullah ise Varto'yu zaptettiler. Birkaç küçük çarpışmadan sonra Ergani ve Maden de zaptedildi. Şeyh Sait, 7000 kıyamcı ile birlikte Kiği, Eğil üstüne yürüdü. Hani, Lice ve Piran'ı zaptederek 14 Şubat günü Darahini'yi tamamen ele geçirdi ve buraya Modan'lı Feqi Hesen'i vali olarak tayin etti. Darahini, Kürdistan'ın geçiçi başkenti ilan edildi. Toplanan vergiler ve tutsak alınanlar Darahini'ye gönderilmeye başlandı. Çapakçur da ele geçirildikten sonra, bütün Harput ele geçirildi. Kısa bir süre sonra da çevre aşiretlerden yardımcı kuvvetler alınarak derhal Amed üstüne yüründü.
Hükümet endişeye kapılarak derhal Sarıkamış'taki 9., Erzurum'daki 8., Amed'deki 7. tümenleri ve Mardin´deki 1., Urfa'daki 14.Süvari alaylarını, Van'daki 1. Süvari tümenini ve hudut birliklerini harekete geçirdiler.
Silvan, Beşiri bölgeleri Türk Hükümetinden alındı ve sonra kuzeye, Palu istikametine yönelinerek Malazgirt, Piran, Bulanık ele geçirildi. Daha sonra kıyamcılar; Malatya vilayeti istikametinde ilerleyip, Pötürge'yi de kurtararak Çemişgezek'i aldılar. Öte yandan da Siverek istikametinde ilerlediler.
Kıyam güçleri hemen ardından, Amed’e doğru ilerleyerek, hem kuzeyden hem de güneyden taarruza geçtiler. Her iki taaruz da başarılı oldu ve Mardin kapısının yeraltı geçidinden şehre girildi. Sürpriz ile karşılaşan Türk Hükümet birlikleri kaçarak İç kaleye sığındılar. Kürtler orada bulunan silah ve cephane depolarını zaptederek, silahların bir kısmını orada çarpışan Kürtlere, diğerlerini ise dışarıya yolladılar.
T.C askerleri Amed’in etrafında başarı elde edilmemişti, her taraf kıyamcılar tarafından kapatılmıştı bu durum karşısında çoğu zaman kaybetmişlerdi. Fransızlar, Türk Hükümeti askerlerine güneyden girebilmeleri için yol açmışlardı. Bundan dolayı yollar Mücahitlere kapatılmıştı. Bazı aşiretler hükümet askerlerinin yanına gittiler. Şeyh Said çaresizce geri çekildi. Hükümet onların her anından haberdardı. Şeyh Said ve arkadaşları İran’a çekilmeye karar verdiler.
Şeyh Sait'in kuvvetleri Genç'in kuzeyinde zor durumdaydılar. İran’a çekilmek için şiddetli çarpışmalar yaşayarak, Türk Hükümetinin birliklerinin cephesini yarıp Varto yakınlarına varabildiler. Bu olaydan sonra çeşitli kollar halinde ve çeşitli istikametlerden çok sayıda Türk Hükümeti kuvvetleri ilerleyip Şeyh Sait'i tekrar muhasara altına aldılar. Birçok kanlı çarpışmalardan sonra Şeyh Sait yeni bir taarruz yaparak Türk kuvvetlerinden kurtulmak istediyse de başarılı olamadı. 15 Nisan'da Şeyh Sait Bacanağı Binbaşı Kasım'ın ihbarı üzerine, Muş ve Varto arasındaki Abdurrahman Köprüsünde, büyük bir kısmı yaralı olan diğer liderlerle birlikte Türk Hükümetinin eline esir düştü ve hep beraber Amed'e gönderildiler.
Bu arada Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya asılmışlardı. Bu durum savaşçıların moralini bozmuştu.
Daha sonra anlaşıldı ki devlete ajanlık yapan kişi tam da yanlarındaydı. Bu kişi Şeyh Said’in bacanağı Kaso’ydu.
Şeyh Said’i arkadaşlarıyla beraber 5 Mayıs günü Amed’e getirirler. Yargılandıkları zaman karar zaten belliydi. 28 Haziran’da Şeyh Said ile beraber 46 arkadaşı idam edildi.
Asılacağı sırada bir kağıdın üzerine Arapça şöyle yazıyor: “ Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm Allah ve İslâm içindir."
İlmik boynuna geçirildikten sonra, Kürtçe söylediği son söz ise; "Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Halkım için feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler."
Onların şehadeti yıllardır Kürtlerin maruz kaldığı zulmün katmerleşerek artmasına sebep oldu.
Bu kıyamın sonucunda 14 şehir, 700 köy, 9000’e yakın ev harabeye döndü. 50.000 kişi göç ettiriliyor, yaklaşık 7.500 kişi zindanlara atılıyor 660 kişi idam ediliyor. 80.000 Kürt öldürülüyor.
T.C kuvvetlerinin sayısı yaklaşık 200.000’di. Şeyh Said’in ordusu ise yaklaşık 20.000 idi. Bu zulüm 1927’ye kadar devam ediyor. Bir çok yerde insanlar ahırlarda toplu bir şekilde yakılıyorlar. Zalimler için çocuk, ihtiyar, kadın veya hayvan hiç fark etmiyor. Hepsi birlikte yakılıyorlardı.
Kıyam sırasında onlara destek veren insanlar da zulümden kurtulamadılar. Sistem bu şekilde kendilerini garantiye alıyordu.
|
M.AKİF ERSOY
Mehmet Akif Ersoy 1873- 1936 yılları arasına yaşamış olan şair.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. İstiklal Marşı'nı yazmış, günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur.
İstiklâl Marşı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Milli marşı. Marşın sözlerini Mehmet Akif Ersoy yazmış, bestesini Zeki Üngör yapmıştır.
Türk Kurtuluş Savaşı'nın en çetin döneminde, bir millî marşa duyulan gereksinmeyi göz önüne alan Milli Eğitim Bakanlığı, 1921 yılında bunun için bir şiir yarışması düzenledi. Yarışmaya 724 şiir gönderildi. Kazanacak şiire para ödülü konduğu için başlangıçta Mehmet Akif katılmak istemedi. Ama millî eğitim bakanı Hamdullah Suphi'n
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. İstanbul'da doğdu, İstanbul, Marmara Bölgesi'nde il ve Türkiye'nin en büyük kenti. Yüzölçümü 5.712 km2 olan İstanbul ili doğuda Kocaeli, güneyde Bursa ve Marmara Denizi, batıda Tekirdağ, kuzeyde de Karadeniz'le çevrilidir. Marmara Denizindeki Adalar yönetsel bakımdan İstanbul'a bağlı ilçedir. Kuzey-güney doğrultusunda uzanarak Karadeniz ile Marmara'yı birleştiren İstanbul Boğazı, hem il topraklarını, hem de şehri Asya yakası ve Avrupa yakası olmak üzere ikiye böler.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. 27 Aralık 27 Aralık Gregorian Takvimine göre yılın 361. günüdür. Sonraki sene için 4 (Artık yıllarda 5) gün var.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. 1936'da aynı kentte öldü. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır. Babası
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Arnavutluk'un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı'dır. Mehmed Âkif ilköğrenimine
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi. Bunun yanı sıra Fatih İstanbul'un ilçelerinden biri. İstanbul'un ilk büyük cami ve imaretinin çevresinde oluşan ve şehri 'fetheden sultanın lakabını taşıyan semt, Türk döneminin en ünlü ve simgesel nitelikli yerleşim alanlarından biridir.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi. Hami-Sami Dil Ailesi'nin Sami koluna mensup bir lisan. Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'da halkın çoğunluğunca, Türkiye ve İran'da ise Arap azınlıklarca kullanılmaktadır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Fatih Camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça, ve Fransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı. Fatih Camii, Fatih Sultan Mehmed tarafından Fatih semtinde yaptırıldı. Bizans devrinde, caminin yapıldığı yerin yakınlarında Havariyun Kilisesi vardı. Fatih Camii'nin, bu kilisenin yıkıntılarından faydalanarak yapıldığı sanılmaktadır. Cümle kapısının iki yanında ve üstünde bulunan Arapça kitabeye göre yapımına 1467 yılında başlanan Fatih Camii, 1470 yılında tamamlanabildi. Mimarı, Sinaüddin Yusuf bin Abdullah'tır. Cami, plan olarak anıtsal bir biçimde yapılmıştır. Merkezi kubbe, iki fil ayağ
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. 1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi.
Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, 1. Osmanlı İmparatorluğu'nun Güneydoğu Avrupa'daki topraklarının tümü.
2. Osmanlıların Balkanlar'da kurdukları eyâletin adı. 16.yüzyıla gelindiğinde Rumeli eyâletinin kapsadığı saha günümüz Bulgaristan'ı, güney Sırbistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk, ve Tesalya (orta Yunanistan) bölgelerini içermekteydi.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Anadolu ve Anadolu kelimesi Yunanca güneşin doğduğu yer anlamına gelen “Anatoli”dan doğmuştur. Romalılar, kendi topraklarına göre doğuda kaldığından buraya doğu toprağı anlamında Thema Anadolia demişlerdir. Anadolu isminin bir bölge adı olması ise Selçukluların Anadoluya gelmesiyle başladı.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Arabistan Asya kıtasının güney batısında bir yarımada. Batısında Kızıldeniz ve Akabe Körfezi, güneyinde Hint Okyanusu, doğusunda Umman Denizi ve Basra Körfezi, kuzeyinde Irak ve Ürdün yer alır. Kızıldeniz’i Hint Okyanusuna bağlayan Bab’ül-Mendeb Boğazı ile Afrika’ya yaklaşır. Toplam kıyılarının uzunluğu 9000 km, yüzölçümü 2.590.000 kilometrekaredir.
Arabistan’da; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen olmak üzer
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Resimli Gazete'de yayımladı. 1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı.
1913'te Reval buluşmasının 3. Günü, 12 Haziran 1908'de Binbaşı Enver Bey, ihtilali başlatmak üzere Selanik'i terk ederek dağlara çekildi, Kolağası Niyazi Bey ise üç gün sonra 15 Haziran'da 150 kişilik taraftarı ile onu Manastır'dan takip etti. İttihat Terakki'nin Rumeli'de başlayan bu ayaklanması yayılma eğilimi gösteriyordu. Sultan II. Abdülhamit tarafından ihtilali bastırmak üzere olağanüstü yetkilerle görevlendirilen Arnavut Şemsi Paşa, 24 Haziran'da Selanik'te postane önünde Teğmen Atıf tarafından, herkesin gözü önünde tabanca ile öldürülmüştü.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Mısır, Kuzeydoğu Afrika'da yer alan, Kuzeyden Akdeniz ve doğudan Kızıldeniz'le kuşatılmış ve Sina Yarımadası ile Asya kıtasına da taşan ülke.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Medine'ye uğradı. Bu gezilerde
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti.
I. Dünya Savaşı sırasında Birinci Dünya Savaşı
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü olan Osmanlı Devleti'nde 1908 yılında Meşrutiyet'in İlanını sağlayan siyasi dernek (parti). İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin temeli, 1893 yılında İstanbul'da Askerî Tıbbiye'de atıldı. Kurucuları Dr. İshak Sukûtî, Dr. Abdullah Cevdet, İbrahim Temo ve Şerafettin Mağdumî'dir. Cemiyetin amacı istibdada karşı direnmek, Meşrutiyet yönetiminin yeniden yürürlüğe girmesini, özgürlüğe, eşitliğe, mal ve can güvenliğine yer veren bir yönetimin kurul masını sağlamaktı.
Cemiyet, kısa zamanda
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi. Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında profesör
Savaş Öncesi
Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölüyordu. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu. 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu.
Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te Sırbistan&#
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. İsmail Hakkı İzmirli'yle birlikte Lübnan'a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alındı.
Lübnan Cumhuriyeti Güneybatı Asya’da ve DoğuAkdeniz kıyısında bulunan bir Ortadoğu devleti. Lübnan’ın kuzey ve doğusunda Suriye, güneyinde İsrâil ve batısında Akdeniz bulunur.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Burdur mebusu sıfatıyla Kastamonu Karadeniz Bölgesi]']inde yer alan il. Batı Karadeniz bölümünde Karadeniz, Sinop, Çorum, Çankırı ve Zonguldak illeri ile çevrilidir. 35°45’ ve 42°00’ kuzey enlemleri ile 32°43’ ve 34°37’ doğu boylamları arasında yer alır. Trafik numarası 37’dir. Kastamonu akarsu, dağ, orman ve deniz ilidir. Kuzey Anadolu’nun orta kısmındadır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. TBMM'ye seçildi. Meclis'in bir TBMM Türkiye Cumhuriyeti parlementosu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kısaltması.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif, laik bir Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine Mısır'da sürekli olarak yaşamaya karar verdi. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Türkiye (resmi adı Türkiye Cumhuriyeti) Güneybatı Asya ile küçük bir bölümü Avrupa kıtasında yer alan ülke.
Türkiye doğuda Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan (Nahcivan) ve İran ile; güneyde Irak ve Suriye; ve batıda Ege Denizi, Yunanistan ve Bulgaristan ile komşudur.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız. Antakya'ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döndü ve İstanbul'da öldü.
"Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden Yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlıyacak,
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım
MEVDUDİ
EBU'L ALA EL MEVDUDI Üstad Mevdudi, 25 Eylül 1903 tarihinde Haydarabat vilayetine bagli Örnekabad'da dünyaya geldi. Ailesi ilme ve dine olan hizmetiyle meshurdur.
Mevdudi'nin soyu Seyh Kutbuddin Mevdudi'ye uzanir. Bu zat hicri altinci yüzyilda Hindistanda yasamis ve Çestiye tarikati seyhidir..
Mevdudi'nin babasi kültürlü bir savci idi. Asirdaslarindan bir çogunu aldatân bati medeniyeti onu da rahatsiz etmistir.
Onun için oglunu ingiliz okullarina göndermeyip evinde okutmustur.
Fakat bu genç baba oglunun egitiminde fazla zaman ayiramadan vefat etti.
Mevdudi onalti yaslarindan itibaren ev sorumluluklarini yüklenmek zorunda kaldi. Buna ragmen Islâmi ilimleri ögrenmekten de bir an geri kalmadi.Bu ilimleri bir tarafdan asil kaynaklarindan ögrenirken, diger taraftan çaginin olaylarini gerçek yönleriyle takip ediyordu. Böylece hem Islâmi alanda ve hem de zamaninin problemlerine karsi kendini hazirliyordu. Üstadin yetismesine bu iki açidan bakmaliyiz.
GAZETECI MEVDUDI
Üstad Mevdudi ilk çalisma hayatina gazeteci olarak baslamistir. Bir ara Hindistan'da yayinlanan meshur "Müslim" ve "Taç" adli gazeteler ile Delhi'de çikan. "Cemiyet" gazetelerinde yazi isleri müdürlügü yapti.
Bu gazeteler o zaman müslümanlarin hak ve menfaatlerini savunuyorlardi. Bundan sonra ise Ustad 1923 yilinda "Tercüman-i Kur'an" adli aylik dergiyi çikartti. Hindistan yarimadasindaki Islâmi harekete bu derginin çok önemli katkilari olmustur.
Üstad Mevdudi kendisini lekelemek için Gandi'nin ortaya attigi iftiralara karsi büyük mücadeleler vermistir. Gandi bu iftiralariyla Islâma karsi süpheler uyandirmayi hedeflemisti.
Ancak Mevdudi "Islâmda Cedel" adiyla yazdigi meshur kitabinda bu iftiralarin tamamen asilsiz oldugunu ortaya koydu. Üstad Batinin kültür emperyalizmine karsi büyük mücadeleler vermistir. Ilmiyle ve güçlü imaniyla bu direnisini sürdürmüstür.
Ömrünün tamamini Islâmi ilimleri ögrenmeye ve problemleri çözümlemeye harcamistir. Siyasi, iktisadi ve sosyal konularin halledilmesi için zamanini hep bu yolda kullanmistir.
Bir taraf Islâm düsmanlarina, sapik fikirli gruplara ve Kadiyanilik diye bilinen gruba karsi ciddi bir mücadele verip, onlarin batilligini ve tutarsizliklarini ortaya koymus, müslüman alimlerin pasifliklerini tenkid ederek onlari uyarmistir.
1938 tarihinde Sair Muhammed Ikbal Lahor kentine gelerek Mevdudi ile Islâmi hayata hakim kilma yolunda yardimlasmada anlastilar. Fakat bu çalisma son seklini almadan önce Ikbal vefat etti.
MEVDUDI ve PAKISTANIN KURULMASI
Üstad Mevdudi Hindistanli müslümanlari ikna etmek için çok gayretler sarfetmistir. Onlarin Hindistan'dan apayri bir ümmet oldugunu vurgulamis ve müstakil bir devletlerinin gerekliligini defalarca söylemistir. Hindularin müslümanlara karsi sürdürdükleri zulümlerini önlemek için kendi devletlerini kurmalarinin kaçinilmaz oldugunu vurgulamistir. Onun bu sekilde konusmalari müslümanlar tarafindan büyük bir kabul görmüstür.
Pakistan, Hindistan'dan ayrilip müstakil bir devlet olunca Mevdudi de Pakistan sinirlarinda kalan Lahor kentine hicret etmistir. Bu tarihten sonra da Pakistan anayasasinin Islâmi esaslara dayanmasi ve hayatin her alaninda Islâmi hükümlerin hakim olmasi yolunda tüm gayretlerini harcamistir. Böyle Islâmi bir programi olusturmak için ülkeyi bastan basa gezmeye bâsladi. Bu gezileri Pakistan'in diger ileri gelenleri tarafindan bozgunculukla suçlandi ve üstad 1948 de hapse atildi. Idareciler üstadi hapse atmayi basardilar ancak Pakistan halkinin arzularina uyarak Pakistan'da Allah'in hükmünden baska hiç kimsenin hükmedemiyecegini ilan etmeye mecbur oldular. Çünkü Pakistanin Hindistan'dan ayrilarak müstakil bir devlet olmasinin esas nedeni zaten bu idi. Daha sonra 1950 lerde üstad serbest birakildi.
KADIYANILIGE KARSI MÜCADELESI VE IDAMLA YARGILANMASI
Hapishanede kalmis olmasi Mevdudi'nin azminden bir sey kiramamistir. Aksine daha güçlü bir iman ve kararlilikla disariya çikmistir. Arkasindan da Pakistan'da Islâmi anayasanin yürürlüge konulmasini isteyen hareket olusturmustur. Halk da bu hareketin yaninda yer almistir. O günlerde Pencap eyaletinde halkin çogunlugu Kadiyaniligin Islâm ümmetinden ayri bir azinlik oldugunun ilan edilmesini istiyordu. Fakat askeri idare bu istegin iptalini taleb etti. Iste tam bu esnada Mevdudi "Kadiyanilik Meselesi" adli kitabini yazdi.
Kitapta askeriyenin bu ibtal talebini reddediyor ve hükümetin bu konudaki siyasetini kiniyordu. Bundan dolayi 1953 de tekrar tutuklandi. Arkasindan da idama mahkum edildi.
Üstad bu idam kararini büyük bir iman olgunlugu ve yüksek bir cesaretle karsiladi. Onun bu konudaki konusmasi söyledir.
"Eger bu, Allah'in bir iradesiyse büyük bir mutlulukla karsiliyorum. Bu bizim kavusmayi ârzuladigimiz sehadettir. Ölüm su anda benim için yazilmamis ise hiç endise etmiyorum. Çünkü onlarin bu gayretleri beni hiç ilgilendirmiyor. Onlar bana en küçük bir zarar dahi veremezler."
Hükümetin bu zalimce karari Islâm aleminden büyük bir tepkiyle karsilandi. Bunun üzerine hükümet yetkilileri Mevdudinin idami kararini agir islerde çalistirilmak üzere müebbet hapse çevirmek zorunda kaldilar.
Daha sonra askeri kanunlarin yürürlükten kalkmasiyla birlikte Mevdudi de serbest birakildi. Üstad disari çikinca Islâmi mücadelesini ayni hizla devam ettirdi. 1958 yilindan itibaren Pakistan'da Eyyüp Han'in devri basladi. Eyyüp Han tekrar askeri yönetimi yürürlüge getirmesiyle beraber bütün siyasi parti ve cemaatler de kapanmis oldu. Bu gelismeler Mevdudi'nin azmini kiramamisti. Ne pahasina olursa olsun Islâmin yüce sanini her tarafa duyurmaliydi. "Cemaat-i Islâmi"yi tekrar kurmaya karar verdi.
"Cemaat-i Islâmi" çalismalarini her gün biraz daha hizlandiriyordu. 1964 te ise bu çalismalar adeta doruk noktasina ulasmisti. Bunun üzerine hükümet yetkilileri cemaatin ileri gelenlerini tutukladi. Ama halkin büyük tepkisi karsisinda tutuklamalardan vazgeçti.
MEVDUDI VE PAKISTAN-HINDISTAN ARASINDAKI MÜCADELE
Mevdudi bir taraftan da Hindistan'in Pakistan üzerindeki kötü emellerine karsi koyuyordu.
1965 te Hindistan Pakistan'a saldirdi. Bu esnada Mevdudi Pakistan'in savunmasinin tüm müslümanlara farz-i ayin oldugunu ifade etti. Ülke müdafasinda düsmani engellemek için yardimci olan herkesin de mücahid oldugunu ilan etti.
Hindistan'in Kesmir'e saldirmasinda da Mevdudi ayni keskin tavrini muhafaza etti. Cemaati Islâmi'yi bu zor sartlarda yöneten Mevdudi etrafindakilere iman ve cesaret asiliyordu.
Mevdudi'nin Cemaattaki liderligi araliksiz olarak 1972'ye kadar devam etti. Bu tarihlerde sihhi durumunun elverissiz olmasindan dolayi görevi Üstad Muhammed Tufeyl'e teslim etti. Ama Cemaati Islâmi için sürekli müracaat edilen bir lider olmayi sürdürdü. Bu mücadelesini de 22 Eylül 1979 da vefat edinceye kadar devam ettirdi.
MEVDUDI'NIN PAKISTAN DISI ÇALISMALARI
Mevdudinin çalismalari sadece Pakistan'la s